
Kapkaç haberleri çıkmadan bir gün önce rahat tavırlarla insanın üzerine üzerine gelen kadınlar bir gün sonra adımlarını küçültmeye, elini kolunu da fazla sallamamaya başladılar. Çantalarını bir omuzdan diğerinin altına atıp sıkı sıkı tutmaya başladılar, telaşlı adımlar, ürkek bakışlar…
“Din elden gidiyor”, “Vatan elden gidiyor” yaygaralarından sonra YÖK Başkanı Teziç’in Cumhuriyet’e sahip çıkma azmini görünce yine kapkaç mağduru genç kız sendromu gibi bir korku yaşamaya başladık. Biz olaya taraf değil de tarafların bertaraf ettiği tedrisat sisteminden geçip bu günlere gelen şaşkınlar olarak Teziç’e uyup Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın’a sahip çıksak, “Cumhuriyet Savcısı” yalnız kalacak. Ya çete kurup, Devleti zarara uğratma suçlamalarını nasıl hazmedeceğiz? Yargıya güvensek, Cumhuriyet elden gidecek, koca koca rektörler yardım ve yataklıktan yargılanır hale gelecek. Dava sonuçlanıncaya kadar kozlar bir bir ileri sürülecek. Şaştım da kaldım.
Bazıları meseleyi Cumhuriyet’in ilk yıllarına dayandırıyor, bazılarıysa, Osmanlı’da da ilmiye vardı, diyor. Kimileri “Van Üniversitesi”, “Van Rektörü” diyecek kadar konuyla alakasız ama yinede farklı hiçbir şey söylemeden, genel ifadelerle beş günlük köşe yazılarını bir saatte yazıveriyorlar. YÖK bir profesör-müsteşarımıza intihalcidir, artık unvanlarını kullanamaz, diyor; Başbakan önemi yok. müsteşarı değerli kılan “benim” olmasıdır dedikten sonra imâlı imâlı o unvanların nasıl alındığını biliyoruz, diyor. Ardından taraflara mahsus aflar gündeme geliyor. Kampusu dar gelen rektörler iki de bir cüppe omuzda kâh Anıtkabir’e çıkıyor, kâh Voltran’ı oluşturup Van Havaalanı’na iniyorlar. Bir hakim sürülüyor, diğeri terfi ediyor. Hakeza savcılar… YÖK Başkanı, çalışma ortamı bulamadım, diyor; Rektörler Komitesi basın açıklaması yapıyor, açıklamada Cumhuriyet’e sahip çıkmakla eşdeğer ulu şahsiyet; “Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Yücel AŞKIN" şeklinde kayda geçerken; Hüseyin Çelik’in kardeşi, aynı metinde “olayda adı geçen eleman Tıp Fakültesi Sekreteri R. Çelik” şeklinde yazılıyor. (Açıklamada koyu yazılan tek soyisim bu) MEB Bakanı, Tövbe Allah’ın Tövbesi, Vallah Billah alakam yok, diyor. Sezer’li Çankaya ise her daim hükümetten kaçanların sığındığı yer, davet var.
Kaç gün oldu, ibretle aynı komedinin perdelerini izliyoruz. Kişiler önemli değil, YÖK’ü zaten boş verin, kurumlar üzerinden bu şekilde siyaset yapma alışkanlığı devam ederse, bu topraklarda ki en köklü temenni olan “adaletin tecellisi” nin dahi halkın zihninde pek bir anlamı kalmayacak. Kalem, ilim erbabına olan güven; üniversite, profesör; adalete olan güven, hakim, savcı… Hepsi töhmet altına, kutuplar o kadar keskin ki… Sorun üniversiteler de kimin hakimiyet sağlayacağı, yani üniversiteler de hangi “tarafın” adamlarının doldurulacağı. Hükümet tabanına vefâ borcunu ödemek istiyor, YÖK benim borum öter deyip, sesini duyurmak için CHP’den daha iyi siyaset yapıyor. Kavga eski kavga. Ama iki taraf da edepsizce köprüleri kapıları yaka yıka yapıyor yapacağını. Herkes kamuoyunun önünde lekelenmemesi gereken kavramlardan birine sahip çıkıyor, kapanın elinde kalıyor… Bize de kala kala yine üçün biri kalıyor. Bunun temeli de “Altan Lügati”nde “Bizde Robin Hood kültürünün olmamasına” karşılık gelecektir muhakkak. Cumhuriyet'e, Atatürk'e sahip çıkmak benim neyime, bunca yaşananlar arasında aklıma sahip çıksam yeter.
3 Yorum
25 Ekim 2005 | “Din elden gidiyor”, “Vatan elden gidiyor” yaygaralarından sonra YÖK Başkanı Teziç’in Cumhuriyet’e sahip çıkma azmini görünce yine kapkaç mağduru genç kız sendromu gibi bir korku yaşamaya başladık. Biz olaya taraf değil de tarafların bertaraf ettiği tedrisat sisteminden geçip bu günlere gelen şaşkınlar olarak Teziç’e uyup Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın’a sahip çıksak, “Cumhuriyet Savcısı” yalnız kalacak. Ya çete kurup, Devleti zarara uğratma suçlamalarını nasıl hazmedeceğiz? Yargıya güvensek, Cumhuriyet elden gidecek, koca koca rektörler yardım ve yataklıktan yargılanır hale gelecek. Dava sonuçlanıncaya kadar kozlar bir bir ileri sürülecek. Şaştım da kaldım.
Bazıları meseleyi Cumhuriyet’in ilk yıllarına dayandırıyor, bazılarıysa, Osmanlı’da da ilmiye vardı, diyor. Kimileri “Van Üniversitesi”, “Van Rektörü” diyecek kadar konuyla alakasız ama yinede farklı hiçbir şey söylemeden, genel ifadelerle beş günlük köşe yazılarını bir saatte yazıveriyorlar. YÖK bir profesör-müsteşarımıza intihalcidir, artık unvanlarını kullanamaz, diyor; Başbakan önemi yok. müsteşarı değerli kılan “benim” olmasıdır dedikten sonra imâlı imâlı o unvanların nasıl alındığını biliyoruz, diyor. Ardından taraflara mahsus aflar gündeme geliyor. Kampusu dar gelen rektörler iki de bir cüppe omuzda kâh Anıtkabir’e çıkıyor, kâh Voltran’ı oluşturup Van Havaalanı’na iniyorlar. Bir hakim sürülüyor, diğeri terfi ediyor. Hakeza savcılar… YÖK Başkanı, çalışma ortamı bulamadım, diyor; Rektörler Komitesi basın açıklaması yapıyor, açıklamada Cumhuriyet’e sahip çıkmakla eşdeğer ulu şahsiyet; “Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Yücel AŞKIN" şeklinde kayda geçerken; Hüseyin Çelik’in kardeşi, aynı metinde “olayda adı geçen eleman Tıp Fakültesi Sekreteri R. Çelik” şeklinde yazılıyor. (Açıklamada koyu yazılan tek soyisim bu) MEB Bakanı, Tövbe Allah’ın Tövbesi, Vallah Billah alakam yok, diyor. Sezer’li Çankaya ise her daim hükümetten kaçanların sığındığı yer, davet var.
Kaç gün oldu, ibretle aynı komedinin perdelerini izliyoruz. Kişiler önemli değil, YÖK’ü zaten boş verin, kurumlar üzerinden bu şekilde siyaset yapma alışkanlığı devam ederse, bu topraklarda ki en köklü temenni olan “adaletin tecellisi” nin dahi halkın zihninde pek bir anlamı kalmayacak. Kalem, ilim erbabına olan güven; üniversite, profesör; adalete olan güven, hakim, savcı… Hepsi töhmet altına, kutuplar o kadar keskin ki… Sorun üniversiteler de kimin hakimiyet sağlayacağı, yani üniversiteler de hangi “tarafın” adamlarının doldurulacağı. Hükümet tabanına vefâ borcunu ödemek istiyor, YÖK benim borum öter deyip, sesini duyurmak için CHP’den daha iyi siyaset yapıyor. Kavga eski kavga. Ama iki taraf da edepsizce köprüleri kapıları yaka yıka yapıyor yapacağını. Herkes kamuoyunun önünde lekelenmemesi gereken kavramlardan birine sahip çıkıyor, kapanın elinde kalıyor… Bize de kala kala yine üçün biri kalıyor. Bunun temeli de “Altan Lügati”nde “Bizde Robin Hood kültürünün olmamasına” karşılık gelecektir muhakkak. Cumhuriyet'e, Atatürk'e sahip çıkmak benim neyime, bunca yaşananlar arasında aklıma sahip çıksam yeter.


Çok iyi gözlem,ne yazık ki insanların yorumuna açık bir konu.Hukuğun işlemediği bir ülkede yaşadığımız gerçeğinin suratımıza çarpılması...
hepsi bir kenara rektör'ler hiç utanmıyorlar değil mi. Ne yapmış o rektörlerin üniversiteleri bilim için, üniversitelerini bırakın, kendileri ne yapmış ki bu yaşlarına kadar, yetiştirdikleri hangi öğrencileri, ne bulmuş ki böyle ellerini kollarını sallaya sallaya oraya buraya gidecek cesareti buluyorlar.. İşine gelen diğerinin doktora tezi için aşırma deyiveriyor (şansa bakın ki, tutturuyor da).
Aklıma sahip çıkmak benim neyime, bunca saçmalık arasında tutunabilsem yeter.
En azından üç dil bileceksin.
En azından üç dilde...
Ana-avrat dümdüz gideceksin...
Çünkü sen...
Ne tarih, ne coğrafya...
Ne şu, ne busun...
Oğlum Mernuş...
Sen otobüsü kaçırmış...
Bir milletin çocuğusun..."