<

<


Yılmaz Dikbaş’ın, Edebiyat ve Eleştiri Dergisi’nin, Eylül-Ekim 2005 sayısında ‘Çetin Altan’ın ‘Eşekliği’...’ başlıklı bir yazısı çıkmış. Henüz yazının tamamını okumak nasip olmadı. Sağ olsun Özdemir İnce Hürriyet Gazetesi’nde ki köşesinde konuyu ele alınca yazıdan haberdar olduk. Özdemir İnce, şüphesiz Hürriyet Gazetesi köşe yazarları arasında en akl-ı selim olanı. Belki bir başka yazıda, bunun “nedeninden, nasılından” uzun uzun bahsederiz ama şimdilik beğenerek takip ettiğimizi söylemekle yetinelim.



Yılmaz Dikbaş, Çetin Altan’ın ‘Eşekliği’...’ başlıklı yazısında, yazarın yıllardır bıkıp usanmadan tekrar ettiği bazı “aforizmalar”ı sıralamış:



-‘Türk’ün Türk’e propagandası/ Önce vatan... Kah kah kah... kih kih kih/ Türküm, doğruyum, çalışkanım, laf ola beri gele!/ Türkler her işi, kıçlarını sıkarak yapar!/ Türkçe dili, 100-200 yıla kadar dünyadan silinecek, bunu engellemenin olanağı yok gibidir!/ Dış dinamikler, TC’nin iç dinamiğine bin basar!/ Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli ve değerli bir ülkedir./ Her alçağın son sığındığı yer, milliyetçiliktir./ Empati derler buna. Türklerde yoktur.’




Mezkur yazıda, “aforizmaların” ardından, Çetin Altan’ın genç bir gazeteciye söylediği “yalanın” ispatı yapılıyor. Hani hep Çetin Altan’ın genç araştırmacılara, siyasetçilerin söylediği yalanların tez yapılması önermesinde olduğu gibi… Aslında Yılmaz Dikbaş’ın yazısından alınan ilhamla gayet güzel bir araştırma projesi yürütülebilir: Türk Basın Tarihi ve Yüzsüzleri Antolojisi. Böylece sadece siyasetçinin değil, gazetecinin, habercinin, televizyoncunun, köşe yazarının da çürüğü meydana çıksın. Fena mı olur? Medya her gün, on ayrı koldan, onlarca meslek gurubu hakkında atıp tutacak, burnu havada ahkam kesecek, kendilerine kimse tek laf edemeyecek mi? Kazara edilen üç beş lafında aynı sütunlarda yer bulma ihtimali hiç olmayacak mı? Hep bunlar “bir takım basın-yayın organları” olarak havada mı kalacak? Toplum geneline yönelik, “Siz Türkler” diye başlayan, eleştiriden ziyade hakaret, aşağılama düpedüz yanlış yönlendirme kokan yazıların, Ceza Kanununda sığdırılacak maddesi yoksa da, insan vicdanında da hiçbir vebali, sorumluluğu yok mudur? Duayen, üstat, ekol diye nitelendirilen kişilerin, ilerleyen takvim yaşını sadece bulundukları yerde “tutunmakla” geçirmelerinin, işe yarar pek bir şey yapmadan, ülke gündemini ziyân etmelerinin ve kabul edilmişliğin şımarıklığıyla hâlâ kalem oynatabilme cüretini göstermelerinin önüne, sanırım ne TCK’nın maddeleri ile ne de basın meslek ilkelerine uymaya söz vermişlikle geçemeyeceğiz.



Aslında “Türk Basını”nın yegâne sorununu naçizane bendeniz çözmüş bulunmaktayım. Şöyle ki; “Türk” kelimesinin başına geldiği her tamlama beni heyecanlandırırken, “bazılarını” son derece rahatsız ettiğine göre; “basını” bu günden tezi yok “Türk”lükten arındıralım. Türk Basını, Türk Medyası değil de başka bir şey değilim. Madem bazılarına göre; Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülke; Türk Basını’da Türklere bırakılamayacak kadar değerlidir o halde. Madem Türkçe 100-200 yıla kadar dünyadan silinecek, ön ayak olunda el birliğiyle ilk önce Türk Basını’ndan Türk'ü ve Türkçe’yi silelim!



Nasıl Çetin Üstâd, iyi olmaz mı? Böylece hala 40 yıl öncenin kafasıyla 40 yıl sonrayı kestirmeye çalışan siz ve gibiler üzerinizden “Türk”lüğü alınınca hakirliğiniz ve ezikliğiniz giderilmiş olur, belki ancak o zaman dünya konjonktüründe bir yazar olursunuz, uygun bulduğuz bir dalda Nobel bile alabilirsiniz. “Biz Türkler”’de artık Türk Basını”nın “Türk”ü gittiği için, ikide bir her densizliğinizde, hop oturup hop kalkmayız. Belki de ancak o zaman, basın-yayın organlarında, Allah’ın günü, ipe sapa gelmez şeylerle karşılaşmayız. İçi boş haberleri, iç gıdıklayan başlıklarla okumak zorunda da kalmayız belki. Yıllarca -âdet yerini bulsun diye- takip ettiğimiz köşe yazarının, geriye dönüp baktığımızda aslında tek orijinal yazısının, fikrinin olmadığını da ancak o vakit anlarız. Yine o zaman yüzlerce defa bahsettiğiniz batının düello kültürünün(!) biz Türklerde pusu kültürüne(!) dönüştüğü için ne kadar kalleş bir millet olduğumuzu da daha iyi anlarız. Yine ne kadar sapık bir millet olduğumuzu da, manevi şakirtiniz romantik belgeselci Can Dündar’ın kaleminden okuruz, AB yolunun aslında Türk eşcinsellerinden geçtiğini de, gelecek yüzyılında eşcinsel yüzyılı olacağını da aynı yazıda okuyuveririz.



Ehil hattatlarının bir sözü vardır: “Kötü hattat gözü kör eder” derler. Görünen anlamın yanında bir anlamı daha var sözün. Eski Türkçe'de “göz” imlâ edilirken, “z” nin üstünde ki noktayı yazmazsanız, o kelime “kör” diye okunur. Tesadüfe bakın ki, “Şeytanın Gör Dediği” yazarken de, hata yapmasanız bile o “gör” kelimesi “kör” diye de okunabilir. Heyhât! Anlaşılan “kötü hattattın” artık noktayı düşürmesine bile gerek kalmamış, birileri çoktan milletin gözünü “kör” etmiş!

/p>
<
<

<4/span> Yorum: “<Şeytanın Kör Dediği#8221;

    <
  1. # <Anonymous Diclemyazıyor...